Dolar : Alış : 5.7921 / Satış : 5.8025
Euro : Alış : 6.5133 / Satış : 6.5250
HAVA DURUMU
hava durumu

artvin9°CYağışlı

- Hoşgeldiniz - Sitemizde 15 Kategoride 1467 İçerik Bulunuyor.

SON DAKİKA

Kadına Şiddet ve Aile

05 Şubat 2019 - 23 kez okunmuş
Ana Sayfa » Yazarlar»Kadına Şiddet ve Aile
Kadına Şiddet ve Aile

Dünyada olduğu gibi ülkemizde de son yıllarda gündeme gelen ve
ne yazıkki artarak devam eden kadına ve çocuğa şiddet olayları giderek
daha artmakta ve çoğalmaktadır. Bizi biz yapan en önemli değerlerimizden
olan aile yapımız, her geçen gün biraz daha çatırdamaya ve parçalanmaya
doğru gitmektedir. Alınan onca tedbire, caydırıcı ceza ve polis
kontrolüne rağmen kadına ve çocuğa şiddet, cinsel suçların ve cinayetlerin
önüne bir türlü geçilemiyor. İnsan onuruna ve yaratılışına yakışmayan
davranışların en başında şiddet gelmektedir. Fiziksel güç üstünlüğü
kullanılarak erkeğin kendinden güçsüz kadına, kadının kendinden güçsüz
çocuğa ve çocuğunda kendinden güçsüz hayvana şiddet uygulaması
son derece onursuz ve çirkin bir davranıştır.
İslamiyetten önceki dönemlerde kadına hiç değer verilmez, kadın bir
meta gibi alınır satılır ve köle gibi kullanılırdı. Kız çocukları diri diri toprağa
gömülür hayat hakkı tanınmazdı. Yüce dinimiz İslamiyet kadına en
büyük değeri vererek, kadını yüceltmiş ve –Cennet anaların ayakları altındadır-
diyerek onu onurlandırmıştır. Son iki asırdan beri modernleşme
ve batılılaşma adına toplumumuz büyük değişiklilere uğrayarak birçok
milli değerlerimiz dejenere edilmiş, milletimiz asrileşme uğruna birçok
kıymetli kültürel değerlerini kaybetmiş, tuhaf bir toplum haline gelmiş
durumdayız. Bütün bu kaybettiğimiz değerleri geri alamadığımız gibi tam
olarak da batılı olamayıp kendi kendisine yabancı çarpık bir toplum haline
geldik. Bundan zarar gören de en büyük değerimiz olan aile müessesi
olmuştur. Eskiden büyük olan ve bir arada yaşayan kalabalık aileler zamanla
parçalanarak şimdi sadece karı kocadan oluşan iki kişilik aileler
oluşmaya başladı. Ne yazık ki şimdi iki kişilik aileler bile a geçinemeyip,
beraber yaşamaya tahammül edemeyip, sıkıntılara ve birbirlerine sabredemeyip,
kavgalar, gürültüler ve boşanmalar sıradan basit olaylar haline
geldi. Sonra da arkasından gelen kavgalar ve cinayetler her geçen gün
daha da artmaya başladı.
2018 yılında ülkemizde 440 kadın öldürüldü.
317 kadın ve 1217 çocuk cinsel istismara uğradı.
26 çocuk yaşamını yitirdi.
Bu rakamlar gerçekten çok acı ve ülkemiz, insanımız adına utanç
verici bir şey. Bu vahşeti işleyenlerde ne yazık ki en yakınımız yani kadınlarımızın
kendi kocaları. İnternetten bulunan ve birbirlerini iyi tanımadan
yapılan yanlış evliliklerin sonucu, buraya kadar varıyor. Gençlerimiz
daha aile kavramını bilemeden, bu bilince varmadan internetten buldukları,
huyunu suyunu bilmedikleri kişilerle evleniyor sonra da sanki bir çocuk
oyuncağı gibi birbirlerine sabretmeyip boşanıyor, çeşitli kavga, gürültü
ve ondan sonrası cinsel istimara hatta cinayete kadar gidebiliyor.
Göstermelik korumalar, evden uzaklaştırmalar, polisiye tedbirler ve onca
cezalara rağmen cinayetlerin bir türlü önüne geçilemiyor. Hangi kanun
çıkarsa çıksın, hangi ceza verilirse verilsin zaten göstermelik olmaktan
öteye geçmiyor ve caydırıcı bir etkisi de yok. Adam karısını sokakta çocuklarının
gözü önünde öldürüyor, kısa bir süre hapis yattıktan sonra
çıkıyor. Zaten herkesin başına bir poliste dikmek mümkün olmadığına
göre, bunun önlemenin en iyi yolu yine de eğitimden geçiyor. Daha ileri
ve katı ceza olarak belki idam cezası da düşünülebilir.
Aile yapımızın ve gençlerimizin evlilik konusundaki yaptığı yanlışlığı
biraz daha psikolojik olarak incelediğimizde ve derinine girince, evliliğimizi
ve bilhassa gençlerimizin bu kadar kolay boşanmalarının asıl sebebi
ahlaki zaaflarımız. İkinci olarak ta evliliğe karşı dayanıksız ve sabırsız
olmamız. Aslında yalnız evliliğe değil dostluğa, sadakate, paylaşmaya,
insan yükü çekmeye ve sıkıntılara dayanaksız ve sabırsız olmamız. Bu
nedenledir ki sadece evliliklerimiz değil, dostluklarımız da kalıcı olmuyor.
Bedeni ve tensel hazzı, aşka, dostluğa, arkadaşlığa ve vefaya tercih
eden bir nesil var artık. Günümüz insanı ve bilhassa gençlerimiz teknolojinin
bombardımanı altındadır. Teknolojik gelişmeler, köylerin terk edilmesi,
şehirleşme diyerek üretenden çok tüketen bir toplum olduk. Hayatımız
da her şeyi çok çabuk tüketiyoruz. Stresimizi ruhsal doyumsuzluğumuzu
tüketerek örtmeye çalışıyoruz. Bilhassa bireyselleşmenin çoğaldığı
aile bağlarının, dostluk ve komşuluk ilişkilerinin azaldığı zamanımızda
devamlı tüketici olmak mutlu eder oldu bizi. İhtiyacımız olsun
olmasın alış-veriş yaparak ihtiyacımızdan fazla yemek, içmek, giyinmek
daha mutlu ediyor bizi. Aileler parçalanıyor nine, dede, anne ve baba ile
aynı çatı altında yaşamak istemeyen, aynı evi paylaşmayan gençler, bir
süre sonra iki kişi olarak, yani eş olarak bile aynı hayatı ve evi paylaşamıyor.
Kentsel büyüme sıkıntılarımızın büyümesine sebep oluyor. Geleneksel
komşuluk ilişkilerinin bitmesi ve apartman hayatı insanlığı yalnızlığa
itiyor. Şehir yaşantısı, trafik, kalabalık,
koşuşturma ve günlük stres kadın erkek
ayırmadan insanı tüketiyor. Her geçen gün
kentte yaşayan insan sayısı daha da artıyor.
Dolayısıyla kent insanı daha çok ruhsal
problem yaşıyor, daha çok boşanıyor, daha
çok evlilikten kaçıyor.
Her şeye ve her ihtiyacımıza
çok çabuk ulaşabiliyoruz.
Bazı kutsal değerlerimiz çok çabuk ve kolayca yıkılıyor. Ailemiz
ve evliliklerimizden bunların en dayanaksız ve güçsüz olanı. Her şeyden
çok çabuk bıkar olduk. Acıyı, sevgiyi, kokuyu, rengi ve güzel duyguları
ve aşkı hissedemez olduk. Evlilik her şeyden önce bir sabır, sevgi, vefa
sanatıdır. Eskiden babalar evlendirdikleri kızlarını evden çıkarırken onlara
verdiği en büyük nasihat-Kızım sen bu evden beyaz gelinliğinle çıkıyorsun,
kocanın evinden de beyaz kefeninle çıkacaksın diyerek onlara
evliliğin ne kadar büyük bir müessese ve kutsal bir şey olduğunu anlatırlardı.
Oysa şimdiki gençler için evlilik özgürlüğün önündeki en büyük engel
olarak düşünülüyor. Parmağına taktıkları evlilik yüzüğü iki insanın
kendilerini bir ömür boyu çıktıkları kutsal bir yolculuk değil, boyunlarına
geçen bir eziyet ve kölelik zinciri gibi görüyorlar. Fazla haksızda sayılmazlar.
Günümüzde nikahsız yaşayanların, evlenip kısa süre sonra boşanan
aktörlerin model olarak sunulduğu bir medyamız, saçma sapan
evlilik dışı yaşantıların normalmiş gibi yayınlandığı TV dizileri ve açık
saçık yayınların gençlerin dünyasını boyadığı bir basınımız var. Oysa
gençlere anlatmamız gereken evliliğin kutsal bir müessese olduğu ve
insan hayatının en önemli yerinin sıcak bir aile yuvasında yer aldığını
kabul ettirmemiz gerekiyor.
Aslında yalnızca aileyi değil kutsal insanı da yabancılaştırdık. Oysaki
kutsal insan ancak başka bir varlığa veya eşe canlıya değdiğinde onunla
aşkını, derdini paylaştığında sohbet edip dertleşip, bir arada yaşadığında
insanlığını hatırlayabilir. Yemeden yedirmeyi, içmeden içmeyi, almadan
vermeyi, sevilmeden önce sevmeyi, görülmeden önce görmeyi bilen yalnız
insandır. Unutmamak gerekir ki –vermesini bilen insanın yüzünde her
zaman Yüce Yaratıcının cemali vardır. Oysa ki zamanınız insanı fedakarlık
denen kavramın o kadar uzağında kaldı ki adeta kendini unuttu. Artan
teknolojiyle beraber özellikle son 30-40yılda çok büyük değişime uğradık.
Nüfus arttı, okuryazarlık arttı, yaşlanma süremiz arttı, ihtiyaçlarımız arttı,
üretim kapasitemiz arttı, ama ne yazık ki sağlığımız huzurumuz kalmadı
ve ailemizin, özellikle de evlilik duvarlarımızın güvenlik sinyali yıkıldı, tehlike
alarm vermeye başladı.
Gençlerimiz aslında yalnızca evliliğe karşı ön yargılı değiller. Onları
asıl iten bağlanmak. Bağlı kalmak. Bağlanmaktan uzun süre bağımlı kalmaktan,
otoriteden, sabitlikten korkuyorlar. Gençler artık sadece 30 yaşın
altında sıradan insanlar değil, kredi kartları, cep telefonları, bilgisayarları,
sosyal medya hesapları ile donatılmış durumdalar. Bunlara olan bağlılık
diğer bağlılıkların ve özelliklede aileye ve eşe olan bağlılığın önüne geçebiliyor.
Son olarak diyeceğimiz şudur: Ailelerin yıkılmasının evliliklerin bitmemesinin
ve özellikle de kadına şiddetin önüne geçilmesinin en doğru yolu
toplumsal bir öze dönüşle mümkündür. Bireylerin toplumsal rollerinin değiştirilmeye
zorlanmayacağı, kadınların ahlaki ve cinsel şiddete uğratılmayacağı,
dini ve ahlaki değerlerin öğretilip tatbik edildiği, merhamet ve
acıma duygusunun benimsendiği bir ortam oluşturulsa eğer, kimse kendinden
güçsüz olanı dışlamaz, ona ayrımcılık yapmaz, ona şiddet uygulamaz.
Şunu hiçbir zaman unutmayalım ki bizler kadınlardan her türlü
yükün ve meşakkatin üstesinden gelen ve onu –evin kraliçesi ve direğiolarak
gören bir dinin ve o dinin vecibeleriyle yoğrulmuş bir medeniyetin
mensuplarıyız. Bizler eski şanlı ecdadımız gibi erkek, kadınlarımızda eski
hanımefendi gibi kadın olurda yani eski özümüze dönersek ne toplumsal
cinsiyetçilik, ne boşanmalar, ne ayrımcılık ve ne de zayıf olana ve
özelliklede kadına şiddet hiçbiri kalmaz. Sağlık ve esenlik dileklerimle.

YORUMLAR

İsminiz

 

E-Posta Adresiniz

Yorumunuz

İlgili Terimler : , ,
TemaFabrika